Book Review etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Book Review etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Goethe - Faust

GOETHE - FAUST

Faust, yaşadığı çağın bütün bilimlerini öğrenmeye çalışan, bilgi ihtirası içinde kıvranan karamsar bir kişidir. Nefsiyle onca uğraşmasına rağmen mululuğu bulamamış olmanın ıstırabıyla kavrulmaktadır.
Şeytanı temsil eden Mephisto, bu durumdaki Faust'u kolayca baştan çıkarabileceğini, sapıklığa sürükleyebileceğini düşünür. Tanrı ise insanın yaradılış itibarı ile iyi olduğunu ve kendi ruhunun iyiliği sayesinde doğru yolu bulabileceğini bildiği için Mephisto'yu Faust üzerinde istediğini yapmakta serbest bırakır...
Bir klasik olduğu her halinden belli olan bu eseri yorumlamayı kendi haddime bilmediğim için... sadece kitabın arşivimde ilginç bulduğum kısımları yazacağım bu blog yazısı ile kalmasına karar verdim :)

Şehir kapısının önünde bir dilenci: Paskalya demek, barış demektir. Varsın Osmanlı ülkelerinde milletler birbirini boğazlasın... Hatta isterse, bütün dünya yansın yıkılsın; umrumda değil. Yeter ki bizim yurdumuz yerinde kalsın... Goethe'nin Türklerle ilişisi hakkında burdan okuya bilirsiniz :)


Mephisto: (Şarkısına başlar)
Eski, ama çok eski zamanlarda;
Haşmetli  mi haşmetli bir kral vardı.
Sevimli mi sevimli bir pire besliyordu.
Bizim kral, bu sevimli pireyi;
Oğullarından çok seviyordu.
Terzi başına emir verdi,
Sevgili dostuma şık bir elbise dik,
Hiçbir masraf ve emekten kaçma;
Diye sıkı sıkıya tembih etti.
Kordonlarla ibrişimler,
İpekli şık elbiseler,
Pireye pek yakışmıştı.
Kral da onun boynuna
Altın bir haç takmıştı.
Derken pire Nazır oldu,
Göğsü nişanlarla doldu.
Bütün kardeşleri sarayda,
Birer büyük adam oldu.
Saray halkı pek rahatsızdı.
Kraliçe ile hizmetçileri,
Durmadan kaşınıyorlardı.
Yandığı halde canları,
Ezmek yasaktı pireleri.
Fakat biz dinlemeyiz bu emri,
Ezip geçeriz, bizi ısıran pireleri...

Mephisto: Şu medeniyet her şeyin dış yüzünü değiştirdiği gibi, beni de tanınmaz hale getirdi... Gerçi işime de yaramıyor değil hani... Baksana! Bende hiç uzun boynuzlar, sivri tırnaklar ve kuyruk görüyor musun? Elimde o acayip çatal tırmık da yok... Vasın insanlar beni öyle bilsinler...
Mephisto: (yalancı din adamları için)... Ah, keşke daha fena kelimeler bilseydim de onlarla sövüp saysaydım (!) Eğer bizzat şeytan olmasaydım, gider şeytana teslim olurdum!... Bu dinsiz herifler, beni dahi geride bırakacak kadar şeytanlaşabiliyor...
Mephisto: (yine aynı başlıkta)... Papaz, etekleri birbirine dolaşarak, koşar adımlarla gelmiş. Mücevher kutusunu görünce aklı başından gitmiş: "Ey dini bütün azize! demiş, beni çağırtmakla pek iyi ettin... Kim ki nefsine hakim olur ve haramdan kaçarsa, cennette Meryem Ana'mızla birlikte kudret helvası yiyecektir. Haram malı, ancak kilise hazmedebilir... Onun öyle sağlam bir midesi vardır ki birçok memleketleri yuttuğu halde; hiçbir hazımsızlık çekmemiştir!.." demiş ve daha bir sürü dualar etmiş...
Margarete: yoksa sen başka bir dinden misin?
Faust: Eğer dinin gayesi Tanrı'yı tanımak, ruhların ölmezliğini müjdelemek ve ahiet inancını yerleştirmek ise ismin ne ehemiyyeti var? Eğer ben bunlara inanıyor ve iman ediyorsam, niçin kendi dilimde bunu ifade edemeyeyim?
Mephisto: Kızlar, evleneceği erkeğin dindar olup olmadığını çok merak ederler. Sebebini de söyleyeyim mi: "Eğer Tanrı'ya itaat ediyorsa, bana da itaat eder" diye düşünürler!..
...



Devamını Oku

posted under | 0 Comments

Kitap yorumu, Book review (Avuçlarının arasına bir kalp bıraktım, Fractured)

Dani Atkins - Avuçlarının Arasına Bir Kalp Bıraktım

(Dani Atkins - Fractured / Then And Always)


Bir kadın tarafından yazıldığı her halinden belli olan bir kitap :)... Hikayemizin kahramanı Rachel çocukluk arkadaşlarıyla üniversiteye gitmeden önce toplandıkları son yemekte bir kaza geçirir. En yakın arkadaşı Jimmy kazada onu kurtarmaya çalışırken ölür ve Rachel bunun acısından bir türlü kurtulamaz... Kazadan sonra sevgilisi Matt'en ayrılan, eski dünyasından uzaklaşmaya çalışan Rachel 5 yıl sonra Sarah'ın düğünü için yeniden çocukluk mahallesine döner... Jimmy'nin mezarını gece tekbaşına ziyaret eder ve birden bire kendini yerde bulur... Ancak uyandığında kendini yeni bir dünyanın içinde bulur... Kazadan geçen 5 yıl bu dünyada farklı yaşanmıştır... Jimmy'nin ölmediği, babasının kanser olmadığı, Matt'le nişanlı olduğu bu dünyadakı son 5 yıl Rachel'ın aklında hiçbir anıya sahip değildir... 
Kitapla ilgili aldığım notlarda hoşuma giden kısımlardan biri... Rachel'in kaza gecesi gerçekliğin bir şekilde ikiye ayrıldığı düşüncesine karşın Jimmy'nin "Tüm gençliğini Stephen King romanlarından başka bir şey okumadan geçirirsen böyle olur işte!" tarzında yanıtıydı :)...
... "İşte, bu yüzden insan en yakın arkadaşından hiçbir şey gizlememeli. Çünkü günün birinde hafızanı kaybedip, ondan boşlukları doldurmasını isteyip istemeyeceğini asla bilemezsin!"...

Bütün bunların arasında Rachel başına gelenleri anlatabilecek bir teori aramaktadır. Bilimle açıklanması mümkün olmayan olaylar insanları hep çok korkutur... Qaliba bunun nedeni açıklanabilir olayların kötü sonuçlarından kurtulmanın bilim yoluyla mümkün ola bileceği halde... aksi durumun insana kafayı yedirebilmesi... 

Ne yazar, ne de kitap hakkında wikipedia'da bir yazının olmaması beni şaşırtdı... "Goodreads"de okuduğuma göre bu yazarın ilk romanı ve 2016'da üçüncü romanı "Our Song" basılmış... Bu tip romanlar pek tarzım olmadığı için alacağımı zannetmiyorum, ancak yazarın dilini beğendim... Romantik, dram janrı sevenlerin okuya bileceği güzel bir kitap :)...

...





  
Devamını Oku

posted under | 0 Comments

Kitap yorumu, Book review (Psikopat, Prior Bad Acts)

Tami Hoag - Psikopat

(Tami Hoag - Prior Bad Acts / Dead Sky)


Yazarın kadın olduğunu kitabı bitirdikten sonra arkasındakı New York Post'un "Polisiye romanların kraliçesi" alıntısından anladığım ve hoşuma gitmeyen bazı ayrıntıları kadın dayanışması adına göz ardı etmeye çalıştığım kitap... Çalışmak her zaman başarmakla sonuçlanamıyor... Romana acımasızlık katılması için fazla uğraş verilmiş gibi sanki... Kitaptaki çocuklara yaklaşımın kadınlara mahsus duygular barındırması, bana göre "yersiz romantiklik", porno'ya karşı tiksindirici yaklaşım, evli bir adamın karısını aldatışının kitabın önemli bir konusu haline gelmesi ve bunun gibi bazı durumlar kitabı fazla feminenleştirmesin diye... cinayetin acımasızca işlenmesi, kadın bir yargıçın dayak yemesi, hırsını alamayan dedektiflerin "suçlu"lara karşı aşırı saldırgan tutumu gibi vahşi eylemler fazlasıyla var... 

Olaylar sakin yaşam tarzının hakim olduğu Minnesota'da gerçekleşiyor:

"Eğer burası New York olsaydı korna sesleri dayanılmaz boyuta çıkabilirdi ama giderek büyüyen ve de ülkenin birçok farklı yerinden göç alan bu bölge hala orta batının kişilik özelliklerini yansıtmaya devam ediyordu. Yani hala görgü ve nezaket kuralları geçerliliğini sürdürüyordu. Burada her şeyin bir sırası vardı. Durağandı ve de yaşamın bir anlamı vardı. Zaten Haas cinayetini de daha korkunç hale getiren buydu. Hiç kimse böylesine bir dehşete anlam veremiyordu. Minnesota'lılar bu tür şiddete dayalı suçların toplumlarının altını oyduğuna inanıyordu."
Okurken amerikan dizilerinden bir bölüm seyrediyormuşum gibi hissetdiğim kitaptan yeni bir şey de öğrendim:
"Kötü bir haberin kamuoyuna duyurulması için en uygun zaman Cuma öğleden sonralarıdır. Vergi oranlarındaki artışlar, ekonomik çöküş bilgileri, üçüncü dünyanın sıcak bölgelerine gönderilecek yeni birliklerle ilgili bilgiler hep Cuma öğleden sonraları açıklanır. İnsanlar bir an evvel işlerini bitirip, birkaç gün de olsa başlarını dinleyebilecekleri bir göl kıyısına kaçmak için son hazırlıklarını yaptıklarından, ilgilerini de haberler dışında şeylere yönelttiklerinden, hep Cuma öğleden sonraları tercih edilir"


Kitabın kısa konusuna gelirsek:
Minnesota toplumunu derinden sarsan Haas ailesi cinayeti... herkesin cinayetleri Karl Dahl adlı bir pedofilin işlediğine dair inancı... Yargıç Moore'un buna şüpheyle yaklaşımı ve bu yüzden toplumun gazabına uğrayışı... Bu yüzden yargıçın kimliyi bilinmeyen biri tarafından saldırıya uğraması... Kovac ve Liska'nın olayın araştırılmasına atanması... Bu arada yargıçın kocasının şüphe çekici hayatı... Haas ailesi cinayetini araştıran dedektif Stan Dempsey'in kafayı üşütüp yargıç ve Karl Dahl'ı savunan avukattan hesap sorma çabası...  

Kitap yazarın Kovac/Liska dedektifleri serisine ait olan 3'cü kitabı... Hatta 2016'da "The Bitter Season" adlı yeni kitabı da çıkmış... 


...




      
Devamını Oku

posted under | 0 Comments

Kitap yorumu, Book review (Kayboluş, Breakthrough)


Ken Grimwood - Kayboluş


(Ken Grimwood - Breakthrough)

Kitap yazarın ilk kitabı ve 1976 yılında yazılmış... Epilepsi hastası Elizabeth Austin beyin ameliyyatı geçirir ve deney amaçlı olarak kafasına bazı elektrotlar yerleştirilir. Bu elektrotlara elektrik verilir ve kadının tepkileri ölçülür. Elektotların birinin yarattığı etki ise şok edicidir...
Kendisinden 100 yıl öncesine giden... yeni bir vücudun içinde Jenny Curran olarak hayat bulan Elizabeth bu hayatın büyüsüne kapılmaktan kendini kurtaramaz... 

   
Yazarın "Sil baştan (Replay)" isimli eserini bu kitaptan önce okumuştum... Araştırdığımda aslında en çok tanınan eserinin de o olduğunu gördüm... yeniden okuyup yorumunu yazarım belki ;) Bir ara bu kitabın senaryolaştırılması gibi bir proje de olmuş ancak hayata geçirilmemiş... Kitab başlarda insanı kendine çeken bir kitap değil bana göre... Ancak sonrdan okunası kitap etkisi yaratıyor... Sonunu ise kuzenim şokedici bulduğu halde bende öyle bir etki yaratmadı, daha farklı bitmesini isterdim açıkçası :) 
İnsana bir şeyler öyreten kitapları severim... Epilepsi daha önce hakkında hiçbir şey bilmediğim bir hastalıktı. Bu açıdan kitap benim için eğitici oldu. Mümkün olan en sade dille epilepsi hastalarının durumu ve hastalığın işleyişi anlatılmış... Bir de bu hastalığın oldukca yaygın olduğunu anlatan kısımlar da beni şaşırtdı:
" Birçok yetişkin erkek ve kadında epilepsi vardır ve bu durumun dahilik veya ortalamanın üstünde bir zekayla ilişkili olduğuna dair teoriler var. Büyük İskender epileptikti, Buddha da öyle ve Muhammed ve de Pascal. Flaubert ve Paganini, Byron, Napolyon, Dostoyevski, Jül Sezar... Avrupa'da iki yüz kişiden birinde epilepsi var, bu da demek oluyor ki Amerika'da bir milyon kadar epilepsi vakası var..."



Bayılmayla epileptik bayılma arasındakı farkı anlatan bu kısım da çok hoşuma gitti:
" Bazı insanların kan görür görmez bayılmalarını her zaman ilginç bulmuşumdur. Bu o kadar sık görülen bir tepkidir ki bazı bilim adamları bunun evrimle alakalı bir hayatta kalma değeri olduğunu düşünüyor. Tavşanlar tehlikeyel karşılaştıklarında 'donup' kalarak kendilerini görünmez hatta ölmüş gibi göstermeye çalışır, biz de aynı nedenden ötrü bayılıyor ola biliriz. Belki biz de kendi kanımızı akarken görünce bayıldığımızda kan basıncının aniden düşmesi kanamanın azalmasına yardımcı bile olabilir. Ancak epilepsi tamamen farklı bir durumdur. Kanla ya da bedenin başka bir kısmıyla ilgisi yoktur; beyinde başlayıp biter ve bizim gördüğümüz dış etkileri sadece orada olup bitenin doğrudan dışa vurumudur..."

Kitaba göre, epilepsi hastalarının birşeye konsantre olması oldukça önemliymiş. Çoğu epilepsi krizi, hasta en rahat olduğu zaman ve aklı boşken gerçekleşiyormuş. Yani bu noktadan sonra hayal kurmak gibi güzel bir hareket tıbbi olarak kahramanımız Elizabeth için yasakmış... En çok üzüldüğüm konu bu oldu... İnsanın hayal kurma özgürlüğünün elinden alınması özgür iradenin alınması kadar acı bir durum bana göre... 



...



Devamını Oku

posted under | 0 Comments

Kitap yorumu, Book review (Cesur yeni dünya, Brave new world)

Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya

(Aldous Huxley - Brave New World)

"Hey Cesur (Güzel) Yeni Dünya ki içinde böyle insanlar var!"
  - Miranda, Shakespeare'in Fırtına adlı eserinde, deniz kazası geçirip sahile vuran saray mensuplarını ilk gördüğünde...

Bu eseri okumaya Barış Özcanın YOUTUBE'da izlediğim videosu esasında karar verdim. "Geleceği tahmin eden romanlar" adlı videosunda da bu eserden bahs etmiş, alındığında insanın ruh halini değişen ilaçların (kitaptakı ismi ile SOMA bizim zamanımızın antidepresanları) o yazdıktan 18 yıl sonra bulunması gerçeği ise bu kitabı okumam için güçlü bir arzu yaratdı... ki pişman olmadım :) 
Kitabın "Sunuş" ve "Sonsöz" adlı başlangıç ve son kısımları iki  şahsın  (Margaret Atwood ve David Bradshaw) bu kitap hakkında 2007 ve 1993 yıllarında yazdıkları yorumlardan oluşuyor. (ya da en azından benim aldığım "İthaki" yayınları'nda öyle... )


Margaret Artwood'a göre: "20. yüzyılın ikinci yarısında, iki öngörülü kitap gölgesini düşürdü geleceğimize. Biri zalim, beyin yıkayan, totaliter bir devletin korkunç tasavvuruyla George Orwell'in 1949-da yazdığı "1984"tü... Diğeriyse Aldous Huxley'nin farklı ve daha yumuşak bir totalitarizm şeklini sunduğu Cesur Yeni Dünya'ydı (1932); refahın gaddarlıla değil de mühendislikle, şişelerde büyütülen bebeklerle, hipnoz üzerinden iknayla, üretim çarkının tekerleklerini sürekli döndüren tüketimle, yönetimdekiler tarafından dayatılan, cinsel hüsranı ortadan kaldıran rastgele birlikteliklerle, oldukca zeki bir idari sınıf ile basit işlerini sevecek şekilde programlanmış yarım akıllı işçilerin oluşturduğu alt grup arasında değişen, önceden belirlenmiş bir kast sistemiyle ve somayla, yani hiçbir yan etkisi olmaksızın anında mutluluk veren bir ilaçla elde edildiği bir totalitarizm..."  kitapta bahsedilen olayların kavranması için burada yazılmış utopik meseleleri olduğu gibi yazmak istedim... Onu belirtmem gerek ki, kitapta kahramanların başına gelen olaylardan çok bu utopik dünyadakı insanların yaşam tarzına daha fazla dikkat ediyorsunuz, bu Cesur Yeni Dünyanın sakinlerini anlamaya çalışıyorsunuz... piramitleri hiç görmeyen, Shakespeare'i hiç duymayan, tanrıyı bilmeyen sakinleri... Kitap'ta gerçek zamandakı dünyamızla hem çok alakalı, hem de çok farklı olan bazı incelikleri yakalamak da eğlenceliydi... Mesela, "Dipsiz Geçmiş'e kadar yolun var" ifadesinin kullanışında cehennemin utopik dünya insanları için anlamının gösterilmesi gibi...


Kitapta dikkatimi çeken kısımlardan biri de yeni dünyadakı sistemin yöneticilerinden birinin bilim ve mutluluk üzerine yaptığı konuşma oldu: " Bana seçenek tanıdılar; ya saf bilimle uğraşmaya devam edebileceğim bir adaya gönderilecektim ya da zaman içinde başarılı olarak gerçek bir Denetçiler Konseyi'ne katılacaktım. Bunu seçtim ve bilimden vazgeçtim... Bazen bilimden vazgeçtiğim için pişmanlık duyuyorum... Mutluluk zor zanaat, özellikle de konu başkalarının mutluluğu olunca. İnsan eğer sorgulamaksızın kabullenmeye şartlandırılmamışsa, mutluluk, gerçekten çok daha zor bir uğraş... Bilim... faydalı olduğu kadar da tehlikelidir. Bize, tarih boyunca ulaşılan en istikrarlı dengeyi sunmuştur. Çin'deki istikrar bile, kıyaslandığında son derece güvensiz kalır... Ama bilimin yaptıklarını bilim bozmasına izin veremeyiz. Bu yüzdendir ki bilimsel araşdırmaların kapsamını sınırlamaktayız...





" Denetçiyle "Vahşi" diye tanımlanan Yeni Dünya'nın sınırları dışındakı John'un bu konuşması da üzerine düşünülmesi gereken derin konulardan zannımca: 
"Ama ben yan etkileri severim."
"Biz sevmeyiz," dedi Denetçi. "Biz her şeyi keyifli yapmayı yeğleriz."
"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum."
"Aslında," dedi Mustafa Mond, "siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."..."Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını, tifoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz."
Uzun bir sessizlik oldu. Sonunda Vahşi, "Hepsini istiyorum," dedi
Mustafa Mond omuzlarını silkti. "Hepsi sizin olsun," dedi. 

Son olarak Sonsözde belirtildiği gibi... bu eser Orwell'in "1984" eseri ile birlikte XX yüzyılın kara ütopya veya karşı-ütopya romanlarından sayılıyor... Üzerine düşünmük, hayatı sorgulamak, felsefeye dalmak istiyorsanız bu kitap size göre :) 




...
















Devamını Oku

posted under | 0 Comments

Kitap yorumu, Book review (Korkudan güçlü bir duygu, Stronger than fear)

Marc Levy - Korkudan Güçlü Bir Duygu

(Marc Levy - Stronger Than Fear)


Kitap yazarın daha önce yorumladığım "Dönmek mümkün olsa" eserinin arkasından okunmalı... zira esas adam Andrew Stilman  ilk kitapta yaşanan olayların ardından yeni bir maceraya atılıyor burda da... Ancak önceki kitabı okumak şart değil, bağlantılar olduğu doğru, ancak onlar esas hikayeyi anlamamıza engel olmuyor ve bu kitapta da yer-yer geçmişe dair bazı meseleler açıklanıyor... Söylemem gere ki... diğerine göre bu hikayeyi daha fazla sevdim... Hem uluslararsı ilişkiler okuduğum için kitapta faydalı birşeyler buldum, hemde hikayenin ipuçlarının takibi ve çözülmesi üzerine kurulması, üstelik hikayenin sonunun da iyi olması bakımından bu kitap daha fazla önerilebilir. Hikayede diğer ana karakter Suzie Baker... vatana ihanet etmekle suçlanan büyükannesini temize çıkarmak için belgeler arıyor ve Andrew ile birlikte onlara ulaşmaya çalışıyor, onları engellemeye çalışan insanlardan kaçıyor, canına kastedildiğinde cinayet bile işliyor...Korkudan daha güçlü olan bir duygu işte bu kızın cesareti... Tabi bu cesaretin bedelini ağır ödediği zamanlar da var, mesela kocasını sırf bu olaylar yüzenden kaybetmesi gibi... Kitap hakkında fazla ayrıntı vermeyeyim, bence okunmalı bir kitap bu... Onun yerine kitapta bahsi geçen ve hikaye açısından da önemli olan Korsakovun "Sneguroçka" (Cнегурочка) operasının konusunu yazmak isterim... yeni birşeyler oğreten kitapları hep sevmişimdir... Bu operanın da konusunu kitaptan alıntı yapmak istiyorum... Kitapta en sevdiğim kısımlardan biri de bu: 

Nikolay Rimski-Korsakov
"Bu, etten kemikten insanlarla mitolojik kişilerin karşı karşıya geldiği bir hikayedir... Karların Kızı (Cнегурочка) insanların arasında yaşamatı hatal etmektedir. Annesi Bahar Güzeli ve büyükbabası Buz, onun köylü bir çift tarafından evlat edinilmesini kabul ederler. İkinci perdede, Kupova adında bir kadın Mizghir diye biriyle evleneceğini açıklar. Ama birleşmelerine birkaç gün kala Mizghir ormanda Karların Kızı'nı görür ve ona deliler gibi aşık olur, onun da kendisini sevmesi için yalvarır. Karların Kızı aşk hakkında hiçbirşey bilmemektedir ve Mizghir'i reddeder. Köylüler, çardan, nişanlı kızın (Kupova) uğradığı hakaretin tazmin edilmesini isterler. Çar, Mizghir'i sürmeye karar verir ama Karların Kızı'nı görünce kızın güzelliği karşısında büyülenen çar kararını askıya alır ve ona Mizghir'i sevip sevmediğini sorar. Kız ona buz gibi bir kalbı olduğunu ve kimseyi sevemediğini söyler.Bunun üzerine çar, kızın kalbini fethetmeyi başaranın onunla evleneceğini veonurlandırılacağını ilan eder. Sonraki iki perde boyunca, Karların Kızı sonunda duyguların erdemini keşfeder ve Mizghir'e aşık olur. Annesi, kızı asla güneş ışığına çıkma diye uyarmıştır ama Mizghir aydınlıkta yaşamaktadır. Karların Kızı onun yanına gitmek için ormandan çıkar ve toplanan insanların ve bahtsız aşığın şaşkın bakışları arasında erir ve kaybolur. Sonunda çar, halka Karların Kızı'nın ortadan kaybolmasının sonucu olarak, Rusya'da hüküm süren uzun kışın sona ereceğini ilan etmiş"...


...





    
Devamını Oku

posted under | 0 Comments

Kitap yorumu, Book review (Oyun, Gerald's game)

Stephen King - Oyun

(Stephen King - Gerald's Game)

Jessie kocası Geraldla birlikte yalnız kalacakları şehir dışına gider ve burada güzel vakit geçireceklerini düşünürken kendisini kocasının kalp krizi geçirdiği, elleri kelepçeli bir şekilde kurtulma umudu olmadan ölüp gideceği bir durumda bulur. Kelepçeler artık heyecanını kaybetmiş bir evliliği yeniden canlandırmak için Gerald tarafından düşünülen bir çare olsa da, kendisinin ölümüne ve Jessie'nin de bağlı şekilde hayat mücadelesi etmesine neden olurlar. Bu arada kımıldayamayan, su içemeyen, yemek yiyemeyen Jessie kendisini kafasının içindeki seslerle baş-başa bulur ve onlarla birlikte çocukluğuna bir yolculuk yapar. Babasıyla olan ilişkisi yaşadıkları bir olay yüzünden tam olarak yeni bir boyut kazanmışdır.Babasının yaptığı iğrenç bir hata yüzünden Jessie hep kendini suçlamışdır ve babası da kendi hatası olduğunu bile-bile buna göz yummuştur. 
Kitabın tüm konusu aşağı-yukarı bu olaylar çerçevesinde geliştiği için... çok da dinamik bir kitap değil... Sonuçta aynı mekan, aynı kadın... ne kadar hareket beklene bilir ki? Buunla birlikte, gerilimi, korkuyu, iğrençliyisonuna kadar yaşamak mümkün bu kitapta... İlgimi çeken olaylardan biri şöye: Jessie'nin kocası bir avukat ve nasıl müşterileri varsa, George Bushun başkan seçildiği gece kutlama partisine davet edilmiş. Jessie için hiç de fena seçim değil hani :)
Kitabın önemli karakterlerinden biri de Prens... Bir zamanların "Prensi", şimdinin sokak köpeği... Ne alaka diyorsanız, Jessie'nin tutsak kaldığı ve kocasının ölü olarak yanında bulunduğu ev var ya...işte onun ziyaretçilerinden biri de bu köpek... Prensle ilgili bölümlerde... yazar büyük heveslerle alınan, ancak sonra sokağa terk edilen hayvanların sefil durumuna dokunmuş... İronik niçimde adı Prens olanın bu köpek şimdi aç ve çaresiz... Köpeğin açlığını Gerald'ın cansız bedeniyle nasıl giderdiği kitapta öyle açık anlatılmış ki, okumak için sağlam bir mide gerekiyor... Yazar amacına ulaşmış herhalde... Köpeğe hem acıdım, hem de ondan nefret ettim... Bu arada ziyaretçilerden biri dediğime dikkat etmişsinizdir... Diğerini kitabı okumak isteyenler göre bilir :)
! Hassas midesi olanlara okumayı tavsiye etmem...kitap için kendi yorumum ise : "eh işte,fena değil" :)

...
Devamını Oku

posted under | 0 Comments

Book review (Ten little niggers, Ten little indians, Then there were none)

Aqata Kristi - On Zənci Balası

(Agatha Christie - Ten Little Niggers)


Aqata əsəri əvvəlcə "Ten little niggers" adlandırsa da, Amerikadakı nəşri irqçiliyə yol açmasın deyə "Then there were none" adlanmış, daha sonra həm İngiltərə, həm də ABŞ-dakı nəşrləri "Ten little indians" və ya "Ten little soldiers" adlanmışdır...
Əsər bir-biriylə əlaqəsi sadəcə kiminsə ölümündə payı olmaqdan ibarət olan 10 nəfərin müxtəlif səbəblər və fərqli formada dəvətlər əsasında "Zəncilər adası"-na gəlməsi ilə başlayır... Bu adada hündür və qəribə qayalar yerləşir. Bu qayaların cizgilərinin məhz enlidodaqlı insan başına bənzəməsinə görə buraya "Zəncilər adası" adını qoymuşlar... Yaşlı hakim... Soyuqqanlı dayə... muzdla müxtəlif tapşırıqlar yerinə yetirən, istədiyinə çatmaq yolunda heç nəyə fikir verməyən adam... dindar və mərhəmətsiz yaşlı qadın... arvadını çox sevən general... sakitləşdirici müalicələr aparan həkim... özündən razı, yaraşıqlı və aradan ən tez çıxan oğlan... istefada olan hərbçilərə bənzəyən müfəttiş və bütün bu qonaqlara adadakı malikanədə xidmət edəcək olan ər və arvad Rocerslər... Bu insanların adaya gəlişi ilə əsl "Survivor" başlanır... Bir-birinin ardınca yollanırlar... o biri dünyaya... Əsərdə sirrli ölümlərlə bağlı diqqət edilməli 2 məqam var: 1. Yemək stolunun üstündə olan 10 zənci fiqurdan birinin hər ölümlə birlikdə yoxa çıxması, 2. Gənc dayə qızın otağında tapdığı şeir:

On zənci balası nahara getdi,
Birisi boğuldu, aradan itdi.

Doqquz zənci balası çox yedilər,
Birisi yuxudan durmadı səhər.

Səkkiz zənci balası Devona qaçdı,
Biri qayıtmadı, qayadan uçdu.

Yeddi zənci balası odun doğradı,
Balta kəsdi birini, altısı qaldı

Altı zənci balası gəzməyə çıxdı,
Birini arı sancıb tez göyə qalxdı.

Beş zənci balası məhkəmə qurdu,
Biri cəzalandı və qaldı dördü.

Dörd zənci balası dənizdə çimdi,
Biri tora düşdü, bilmədi kimdi.

Üç zənci balası heyvanxanada, 
Birini ayı yedi, düşmədi yada.

İki zənci balası gündə uzandı,
Birini gün yandırdı, bircəsi qaldı.

Son zənci balası yoruldu nəsə,
Gedib özünü asdı, qalmadı kimsə


Bir müddətdən sonra artıq ölümün qaçılmaz olduğunu başa düşən qonaqlar ondan neçə qorunacaqlar? Bəs tək ortaq nöqtəsi kiminsə ölümündə ittiham olunmadan müqəssir olan bu insanları öldürmək istəyən kimdir? Dedektiv romanların, xüsusən də, Aqata Kristi dəsti-xəttinin heyranı olanların mütləq oxumalı olduğu (əgər artıq oxumuyublarsa) əsərlərdən ən başlıcasıdı bəlkə də... Onu da qeyd edim ki, Aqatanın məşhur dedektivi Erkül Puaro bu əsərdə yoxdur... Bir də, əsərin tərcüməçisi İlqar Fəhmidir... Gördüyümdə bu adın tanış gəldiyini düşündüm... Sonra yadıma düşdü ki, onun "Aktrisa" əsəri məndə var və filmə də çəkilib... O da xoşuma gələn əsərlərdəndir və film də son dövrlərdə çəkilən Azərbaycan filmlərinin xoşuma gələn nümunələrindəndir...


...
Devamını Oku

posted under | 0 Comments

Kitap yorumu, Book review (Ardında bıraktığın kadın, The girl you left behind)

JoJo Moyes - Ardında Bıraktığın Kadın

(JoJo Moyes - The Girl You Left Behind)

Doğum günümde, aynı zamanda, bu blogun diğer yazarları olan arkadaşlarım bana istediğim kitapları alıyordu. Seçtiğim kitaplardan biri de bu oldu. Kitaplarımı ya tavsiye üzerine, ya da arkasını okuyup beyenerek alırım. Bunu da arkasını okuyarak aldığım kitaplardan saya biliriz. İlgimi çeken şey olayların bir resim tablosu üzerinde gelişmesi oldu. Böyle aşk kitaplarını pek sevdiğim söylenemez, ancak sanata pek meraklı olduğum için kitapta bahsedilen tabloyu ve başına gelenleri merak etdim...
Kitap 2 kısımdan oluşuyor. İlk kısmı çok çok sevdim. Savaş zamanını anlatan kitaplarda savaşa giden, yaralanan ve ya ölen askerlerin yaşadıkları dışında... onların geride bıraktıkları hayatlar da ilgimi çeker... Savaşları asıl yaradan siyasetçilere hiç bir şey olmadığı halde, asıl yara alanların askerler ve onların geride bıraktıkları hayatlar olduğu açık değilmi?...

Kitabın ilk kısmında I Dünya Savaşı zamanı almanlar tarafından işgal edilen fransız köyünden bir hikaye anlatılır. Köyde bir otel işleten, kocası savaşa gitmiş bir ressam olan Sophie'nin hikayesi. Severek ve düşünerek izlediğim her savaş filminde olduğu gibi... bu kitapta da işgalcilerle birlikde olan, ancak bunun vasıtasıyla birşeyleri ve ya birilerini korumaya çalışan ve bu yüzden de... bu zamana kadar birlikde yaşadığı köy halkı tarafından hor görülen, alçaltılan bir kadın (hatta 2 kadın) vardır. Bu kadının (ve ya kadınların) durumu beni hep kendimi sorgulamaya mecbur bırakmıştır. Acaba benim etrafımda böyle biri olsa, nasıl davranırdım? Hatta... " Kendim böyle birşey yaparmıydım?" sorusunu kendime bile soramayacak kadar korkunç buluyorum, ürküyorum bu sorudan... Qaliba bu yüzden izlemek ve ya okumak hoşuma gidiyor böyle hikayeleri... Başkalarının bu durumla nasıl baş etdiyini görmem gerekiyor...

Tabloya gelirsek, savaşa giden kocası Edouard'ın Sophie için çizdiği tablo... Bir alman komutan tabloyu ve orada resm edilen Sophie'yi beğenince ipler kopuyor işte... Gerisini kitapta okursunuz... Burada gördüğünüz tablo ise Eastman Johnson tarafından 1870lerin başında çizilmiş... Amerikan İç Savaşından hemen sonrakı zamanlarda... Birilerinin ardında bıraktıkları o kadar önemli ki, bununla ilgili şarkılar da var... resimler ne ki?!

Eastman Johnson -  The girl I left behind me
Kitabın II kısmını ilki kadar sevemedim. Bu kısımda 100 yıl sonrası anlatılıyor. Sophie'nin tablosu Liv Halston'a ölen kocası tarafından verilmiş hediyye olarak çıkıyor şimdi de karşımıza... Ancak tablo üzerinde miras kavgası başlayınca, Liv'in de hayatı karışıyor haliyle...
Yazar JoJo Moyes'in anlatım şeklini nasıl bulduğuma gelince... güzel... okuna bilir :)  

...



Devamını Oku

posted under | 0 Comments

Zeynep Aksu "Asalet Budalası"

Öncelikle kitapı bana hediye eden arkadaşıma buradan bi daha teşekkür ederim :)  En çabuk okuyup bitirdiğim kitaplardan oldu "Asalet Budalası". Bir kere çok akıcı, hem de naif bir hikayesi var. 



Yeşilçam`ın güzel oyuncularından, 1972 yılında Altın Portakal`da, En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Zeynep Aksu ilk romanı olan Asalet Budalasıda kendi hayatını,  yaşam hikayesini, annesi ve kardeşleri, daha sonra ise oğlu için yapdığı mücadeleyi anlatmış.  Bu arada, Zeynep hanımın da gerçek ismi, Füsun Demiroğlu.
“Kızak sesi ve tramvay düdüğüyle, karlı bir günde başlayan aşk, romantik buluşmalarla devam eder. Asil bir paşanın kızı olan Nesrin ile hukuk fakültesi öğrencisi, orta halli bir ailenin oğlu Azmi, 1940`ların karmaşık günlerinde birbirlerine aşık olurlar. Ailelerin, özelikle Nesrin`in annesi Selma hanımın itirazlarına rağmen genç aşıklar harika bir düğünle evlenirler. Asalete çok önem veren hırslı anne Selma, kızı Nesrin ve torunu Füsun`un hayatını türlü entrikalarla karıştırır.
İnsanın en yakın akrabasının hayatını mahv etmesi de çok kötü birşeymiş, hiçkimsenin başına böyle birşey gelmesin. Bu hikayede de böyle akraba Füsunun, yani Zeynep hanımın "Asalet Budalası" anneannesi. Füsun küçükken annesi ile babası birbirlerini sevmelerine rağmen anneannesinin entrikaları ile  boşanmışlar,  tabiki bu da Füsunun hayatında büyük etki yaratmış. Füsunun hayatındakı zorluklara örnek göstermem gerekirse: yatılı okulları mı desem, üvey anne faktörünü mü, yoksa bir babanın çocuğuna sevgisini göstermemesini, ya da göstere bilmemesini mi desem, bilemedim. Kitabı okurken anladım ki, her şey parayla halledilmiyormuş, insan ne kadar varlıklı olsa da, her zaman sevgiye aç. Hele ki, yakınlarından bu sevgiyi alamıyorsa, daha da zor. 
Kitap hakkında fazla da birşey söylemek istemiyorum,  kendiniz okusanız, bence daha iyi :)   Son olarak onu söylemek isterim ki,  hepimizin hayatında "keşke"ler olmuşdur,  ama  umarım fazla değildir. Ve bu "keşke"lerin fazla olmadığı, kalbimizden, aklımızdan geçtiği gibi bir hayat yaşayalım.                                                                                                                      
 



Devamını Oku

posted under | 0 Comments
Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
    English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified

    Pages

lesfillesdesgrands 2015 ©. Blogger tarafından desteklenmektedir.

    ...

    ...

Recent Comments